Mustafa ÖZÇELİK
Yunus Emre, daha yaşarken büyük bir şöhret kazanmış ender insanlardandır. Kendinden önce ya da çağdaşı olan pek çok mutasavvıf şaire göre hemen veya bir süre sonra unutulup gitmemiş, divan edebiyatı çevresi hariç tutulacak olunursa bütün bir Anadolu ve Rumeli coğrafyasında, gerek mutasavvıflar, gerekse halk arasında sevilerek okunmuştur. Bu, öylesine yoğun bir benimseme olayıdır ki, halk onu kendi dünyasının sözcüsü kabul etmiş, onda kendini bulmuş, bir Yunus’la da yetinmemiş, ortaya başka Yunuslar çıkarmıştır. Anadolu baştanbaşa Yunus olmuştur.
Yunus Emre, bugün ise sadece Türk-İslâm coğrafyasında değil bütün bir dünyada tanınıp bilinen üstelik sevilip benimsenen bir şairdir. Pek çok yabancı araştırmacı da onu inceleyen eserler kaleme almıştır. Yunus üstelik, kendi kültür ve dil coğrafyasında ise, dün olduğu gibi sadece tasavvuf muhitlerinde ve halk tarafından benimsenen bir şair olmayıp aydınlarımızı da derinden etkileyen bir insan konumundadır. Ne var ki Yunus’un yerli ve yabancı ilim, sanat ve kültür çevrelerince bu şekilde tanınıp bilinmesi başka bir deyişle aydınlarımızın Yunus’la buluşması ancak 20.yüzyıl başlarında gerçekleşebilmiştir.
Az önce de belirtildiği gibi Yunus, Osmanlı dönemi aydın ve sanatkâr çevrelerinde benimsenmemiş, şuara tezkirelerinin çoğunda adından bile bahsedilmemiş, ondan bahsedenler ise, ona büyük şair sıfatını lâyık görmemişlerdir. İşte Yunus’a karşı aydın çevrelerin bu ilgisizliği Millî Edebiyat devresine kadar devam etmiştir. Bu devredeki kaynaklara dönüş hareketi, sade Türkçe ile yazma ve şiirde hece veznini kullanma şeklindeki anlayışlar, yazar ve şairlerimizi Yunus’la bağ kurmaya sevk etmiş, bu konuda sözü edilmeye değer ilk çalışmalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu çalışmaları sonradan izleyen diğer yazar ve araştırmacıların çalışmalarıyla Yunus Emre hem ilim hem de kültür ve sanat adamlarımızın gündemine girmiş oldu. Ardından gerek kitap gerekse makale seviyesinde Yunus’la ilgili çalışmalara her gün bir yenisi eklendi. Yunus Emre bugün de hâlâ üzerinde en çok çalışma yapılan, yazı yazılan isimlerin başında gelmektedir. Dolayısıyla Yunus Emre, bugün artık yerli ve yabancı aydınların, ilim ve kültür adamlarının ilgilendikleri müşterek isim durumundadır.
Yunus’a yönelik bu yoğun ilgi ortaya çok sayıda eser çıkarmıştır ama müşterek bir Yunus portresi çıkaramamıştır. Bu durum, Yunus gibi hayatı menkıbelerle örülmüş, tarihi belgelere fazlaca konu olmamış birisi için bir bakıma tabiidir. Hele onun mutasavvıf bir şair olduğu da dikkate alınırsa tasavvufla ilgili tartışmaların doğurduğu farklı anlayış tarzlarının Yunus’u farklı şekillerde değerlendirmede de etkili olacağı muhakkaktır. Öte yandan Yunus gibi derin bir şair, elbette katı bir çerçeve içinde ele alınamazdı. Ayrıca insanların yorum hürriyetleri vardır. Fakat asıl sebep aydınlarımızın bağlı oldukları dünya görüşlerindeki farklılıklarıdır. Halk, Yunus için “veli şairdir” diyerek meseleyi kendi açısından kapatmıştır; fakat aydınlar için durum böyle olmamıştır. Zira, özellikle Tanzimat sonrası karışık fikir hayatımız içinde her aydın kendi kültür ve inanç iklimimizin dışındaki düşüncelere, özellikle de batı kaynaklı felsefi sistemlere açık bir yerde durduğu için Yunus’u bir bakıma kendi düşüncelerinin sözcülüğüne soyundurmakta, herkes aynada kendi Yunus’unu görmektedir. Yani ortada Yunus’a farklı bakış tarzları vardır. Yunus bugün için de hayatı, fikirleri ve eseri itibariyle değişik biçimlerde ele alınmaktadır. Dolayısıyla bu tür farklı bakış tarzları bugün de devam etmektedir..
Yunus Emre ile ilgili bu farklı bakış tarzları onun hemen her yönü ile ilgilidir. Doğum yeri ve tarihi, yaşadığı yer, ölüm tarihi, mezarının bulunduğu yer, tahsil durumu, şeyhi, şiiri, Türkçesi ve en önemlisi de sahip olduğu düşünce ve inanış manzumesi hakkında ortada müşterek yaklaşımlar olsa bile epey farklı değerlendirmelerin konusudur. Biz, onun hayatının maddî cephesiyle ilgili farklı bilgileri ve yaklaşımları bir kenara bırakmak istiyoruz. Edebiyat tarihi açısından bu bilgiler de önemli olmakla birlikte bugün için Yunus’u önemli kılan yön, nerede ne zaman doğup öldüğünden çok düşünce dünyasıdır. Zaten, Yunus da Arif Nihat Asya’nın da belirttiği gibi “maddesini meçhuller perdesi arkasına gizleyerek mânâ yönünü ortaya çıkarmıştır”. Önemli olan yönü de fani tarafı değil baki tarafıdır. Bu yüzden daha çok bu yönü ile bir de bu yönüyle ilgili olan tahsil durumu ve Türkçesi ile ilgili görüşlere değinmekte yarar görmekteyiz
Yunus’un İlk kâşifleri: Köprülü ve Rıza Tevfik
1913 yılından itibaren görülmeye başlanan bu tür çalışmalar arasında anılmaya değer ilk önemli çalışma Fuad Köprülü’ye aittir. Köprülü, l913 yılında Türk Yurdu dergisinde yayımladığı iki makale ile Yunus’u gündeme getirdi ve aydınların ilgi alanına soktu. Ardından 1918’de yayımladığı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar isimli eserinin ikinci bölümünde Yunus Emre’yi çok geniş biçimde ele aldı. Köprülü’nün bu eseri hâlâ yerli ve yabancı edebiyat çevrelerinde Yunus konusunda en önemli kaynak özelliğini korumaktadır.
Fuat Köprülü, buna göre Yunus hakkında ilk önemli çalışmayı yapan bir ilim adamıdır. Dolayısıyla Yunus’la ilgili sonraki çalışmalarda Köprülü epeyce belirleyici olmuştur. Bu yüzden önce onun karşımıza nasıl bir Yunus gerçeği çıkardığına bakmak gerekmektedir. Fakat, ondan önce Rıza Tevfik’in bu konudaki bir kaç makalesinden söz etmek daha uygun olacaktır. Zira ikisinin de Yunus’la ilgili makale neşirleri aynı tarihlere rastlamakta ve aralarında ciddi görüş farklılıkları bulunmaktadır. Köprülü, bir bakıma Rıza Tevfik’in bu konuda tenkitçisi durumunda da olduğu için önce Rıza Tevfik’in yaklaşımını belirtmek gerekmektedir.
Rıza Tevfik,”Köprülüzade Fuat Beye” şeklinde bir ithaf ifadesiyle 1913 yılında yazdığı “Yunus Emre Hakkında Biraz daha Tafsilat” başlıklı makalesinde Yunus’la ilgili yorumunun onun hayatı hakkındaki tarihi bilgilerin yetersizliği sebebiyle şiirlerinden yola çıkılarak yapıldığını, bunların da Yunus’un özellikle “manzume-i itikadiyesi yani sistemi ve meslek-i felsefisi hakkında âdeta kati fikir verebilir” nitelikte olduğunu belirtmektedir.
Rıza Tevfik’in bu şiir malzemesinden çıkardığı neticeye göre Yunus Emre, fazla tahsil görmüş birisi değildir. Fakat arifan zümresindendir yani mutasavvıftır. Tasavvuf inancını sade bir halk lisanıyla söyleyerek bütün Anadolu’yu etkilemiştir. Fakat, düşünce yapısı itibariyle benzer diğer mutasavvıflar gibi “Yeni Eflatunculuk” mezhebine mensuptur. Bu anlayışı ikinci, üçüncü elden almış ve onun hikmet-i asliyesine vakıf olmuş, bu anlayışa kendinden bir şey katmamıştır. Yani yeni bir düşünce sisteminin kurucusu değildir. Öte yandan Yunus’un divanında Hurufiliğin iz ve işaretleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla Yunus, savunduğu düşünceler itibariyle bizden biri değildir. Milletinde ve lisanından başka Türklükle hiç alakası yoktur.
Rıza Tevfik,”Yunus Emre’yi Ziyaret”başlıklı makalesinde ise Yunus’u “dahi” bir şair olarak nitelendirmektedir. Ona göre Yunus, Türkçe’yi mükemmel bir ifade vasıtası olarak görmüş ve bunu ispatlamıştır. Fakat, şiirlerinde Arapça ve Farsça kimi kelimeleri kullanmaktan da kendini kurtaramamıştır. Dolayısıyla Rıza Tevfik’in Yunus’u dili ve milliyetiyle bizden olan ama düşüncesi itibariyle farklı bir kültürün insanıdır. Tasavvuf bizim kültürümüz olamaz. O, olsa olsa İrânî ve Rûmî karşılığı bir anlayıştır. Hakiki Türklük, bütün gelişim tarihinde bu anlayıştan fersah fersah uzaktadır.
Köprülü’nün tespitlerine gelince; bilindiği gibi Yunus Emre’nin hayatı, kişiliği ve düşünce dünyası Köprülü’ye kadar neredeyse hep menkıbelere dayalı olarak izah edilmiştir. Köprülü, bütün bunları ilmi bir disiplinle ele alarak inceleyen ve Yunus’u ilmin konusu yapan ilk araştırmacımızdır. Köprülü de söze Rıza Tevfik gibi Yunus’la ilgili ilk tarihi kaynaklardaki yetersiz, çelişkili bilgilerden söz ederek başlamaktadır. Araştırmacının önündeki bir başka zorluk ise şairin divanında kendi hayatına ilişkin fazla malumat olmamasıdır. Sınırlı tarihi malumata menkıbelerin de karıştığı dikkate alınırsa Yunus hakkında söz söylemenin zorluğu ortadadır. Köprülü, bu sebeplerle vereceği bilginin tamamıyla “müsbet” sayılamayacağını belirttikten sonra Yunus’un, çerçevesini yukarıda çizdiğimiz yönleri üzerinde özetle şu bilgileri vermektedir:
Yunus Emre, derviş bir şairdir. Şeyhi, muhtemelen Babai tarikatına mensup, Ahmet Yesevi çizgisindeki Tabduk Emre’dir. Yunus’un şeyhine intisabından sonraki hayat devreleri bilinmezliklerle doludur. Ancak menkıbelerden çıkarak Yunus’un çile devrini tamamladıktan sonra irşada başladığı ve şiirler söylediği ileri sürülebilir. Vesikalara göre ümmidir. Fakat bu durum ümmiliğin tasavvuftaki mânâ ve mahiyetiyle ilgili olarak söylenebilir. Değilse düzenli ve tam olmasa bile şiirlerinden çıkan sonuca göre medrese tahsili görmüş, buradaki bilgilerin kendini tatmin etmemesi üzerine tasavvuf yoluna meyletmiştir.
Yunus’un düşünce sistemi ise İran’ın mutasavvıf-ahlakçı şairlerinden mülhem olmuş tasavvuftur. Dolayısıyla o, Vahdet-i vücud anlayışı içinde müteala edilmelidir. Amacı tasavvufî ahlakı yaymaktır. Fakat, onun neşrettiği bu ahlâk Kuran ve Hadislere, şer’i esaslara sıkı sıkıya bağlıdır. Geniş bir insan sevgisi vardır. Sufiyane telakkileri o devrin diğer şair-mutasavvıflarında da görüldüğü gibi Mevlana’dan alınmış Yeni Eflatunculuk fikirlerinden ibarettir. Ama İslâm, bu anlayışta belirleyici bir güçtür. Başka bir deyişle bu anlayış İslâmî şekle girmiş bir yeni-Eflatunculuktur. Şahsi bir felsefe sistemi yoktur. Batıni değildir. Batıni olmadığı gibi Rıza Tevfik’in ileri sürdüğü gibi Hurufîlikle de bir ilgisi yoktur. Bektaşilik muhitine ait gösterilmesi ise Yunus’un şiirlerindeki açıklık, serbestlik, cüretkâr ifadeler sebebiyle halka mal olmuş bir şair olmasından dolayıdır. Dili saf Anadolu Türkçe’sidir. Bu dili kullanması itibariyle de dahi bir şairdir.
Tartışmaların Kaynağı
Görüldüğü gibi Rıza Tevfik ile Fuat Köprülünün birleştiği nokta, Yunus’un güçlü şairliği, Türkçe’yi kullanmaktaki mahareti ve mutasavvıflığıdır. Yoğun insan sevgisini terennüm etmesi, samimiyeti ve coşkusudur. Yunusla ilgili bu iki ismin dışında sonradan yapılan değerlendirmelerde de bu noktalar müşterektir. Fakat, Köprülü ile Rıza Tevfik’in ayrılığa düştükleri nokta, Yunus’un düşünce ve inanç sistemidir. İşte nasıl bu ilk iki araştırmacıda bu nokta münakaşa konusu olmuşsa sonrakilerde de olmaya devam etmiştir ki Yunus’la ilgili farklı bakış tarzlarının asıl kaynağı burada aramak gerekmektedir. Dolayısıyla bu noktadan itibaren görüş birliğine neredeyse varılmış noktalara fazlaca temas etmeyerek tartışmaların odaklaştığı bu ve benzer konular üzerinde durmak daha doğru olacaktır.
Diğer çalışmalar
Yunus hakkında ilmi neşriyat yapan önemli bir isim de Abdülbaki Gölpınarlı’dır. Yunus’la ilgili ilk kitabı 1936’da çıkan Gölpınarlı, Yunus’u değerlendirmede hep aynı çizgi üzerinde değildir. Kendisinin düşünce değişiklikleri Yunus’a bakışına da yansımıştır. Yunus’u önceleri Bektaşi-Batini bir çizgide değerlendiren yazar, 1960’larda onu tasavvufî kimliğinden soyutlayarak biraz sonra görüşlerini aktaracağımız Sabahattin Eyüboğlu gibi laik, hümanist ve devrimci bir çizgide göstermiştir.1970’lerde ise Yunus’u Mevlevi olarak tarif eder. Geldiği bu son noktada çok konuda Köprülü’yle fikir birliği içinde olan Gölpınarlı, ulaştığı yeni belgelerin ışığında Yunus’la ilgili olarak Köprülü’den kimi farklı fikirlere de sahiptir. Ona göre Yunus bir halk şairi değildir. İyi bir öğrenim görmüştür. Şiirlerindeki Kur’an’ı Kerim’den, hadislerden yaptığı iktibaslar, mitolojik unsurlar ancak öğrenilerek şiirde kullanılabilir bilgilerdir. Fakat Yunus, bir Anadolu çocuğu olarak halka hitap etme arzusundan dolayı Türkçe söylemiş, ağırlıklı olarak hece veznini kullanmış, duyuşunda, düşüncesinde, yaşantısında halktan ayrılmamış, dolayısıyla halk şairi olmamakla beraber halkın şairi olmuştur. Öte yandan Yunus’un Yesevilik’le de bir ilgisi bulunmamaktadır. Yeseviliğin ne Yunus ne de Halk şiirimizin üzerinde bir tesiri yoktur. Yesevilik, Bektaşi geleneğiyle efsanelere karışmıştır. Dolayısıyla Yunus için bektaşidir de denilemez.
Bir başka ilim adamımız, F.Kadri Timurtaş ise, Sünnî bir Müslüman saydığı Yunus’un tahsili meselesinde Gölpınarlı’nın fikirlerini paylaşmakta fakat ondan daha ileri tesbitlerde bulunmaktadır. Ona göre de Yunus düzgün bir tahsil görmüştür. Devrin tüm ilimlerini iyi bilmektedir. Tahsilini muhtemelen Konya’da yapmıştır ve Mevlana ile görüşmüştür. İslam tasavvufuna bağlıdır. Ne bir tarikat kurucusu ne de bir tarikat mensubudur. Tarikatlar üstü bir şairdir. Tasavvufu, vahdet-i vücud esaslarını ve ilahi aşkı terennüm eden mutasavıf bir şairdir. Şeyhinin Tabduk Emre oluşu efsanevi bir bilgidir. Vesikaya dayalı olmadığı için itibar edilmemelidir. Anadolu Türk edebiyatının kurucuları olan Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza, Dehhani gibi yani divan edebiyatı şairleri seviyesinde bir şairdir. Yunus’un bunlardan farkı bu ekole doğrudan mensup olmaması, kendi başına bir çığır açmış olmasıdır. Dolayısıyla onunki ne divan ne halk şiiridir. Onu mutasavvıf bir halk şairi olarak ayrı bir ekol içinde görmek gerekir ki bu da Ahmet Yesevi çizgisidir. Bu bakımdan bir “Yunus Türkçesi” gerçeği gibi bir de “Yunus şiiri” gerçeği vardır. O, diline müşterek İslâm medeniyetinin dillerinden de kelimeler alarak bu medeniyetin zenginliğini ortaya koymuştur.
Yunus’un şiirlerinde işlediği düşünceye gelince; bu, vahdet-i vücud (varlığın birliği=panteizm) felsefesidir. Bunun da temelinde Yeni Eflatunculuk vardır. Yunus da diğer mutasavvıf şairlerimiz gibi bunun İslâmî şeklini ele almıştır ki bu düşünceyi İslâm mistizmi şeklinde ifadelendirmek mümkündür.
Yunus’la ilgili kayda değer çalışmalardan birisi de Burhan Toprak’a aittir. l933 yılında üç cilt halinde yayımladığı Yunus Divanı’yla Yunus’u yeniden gündeme getiren Toprak, ona mistik bir zaviyeden bakmaktadır. Dolayısıyla çalışması akademik değildir. Fakat, divanı yayımladığı yılların şartları içinde önemli bir hizmeti ifa etmiştir. Zira o yıllarda aydınlarımız düşünce planında da yeni arayışlar içindeydiler ve mistisizm bu anlamda onların ilgi alanı içerisindeydi. Kendi ifadesiyle saz şâirlerini “basit ve bayağı”, divan şâirlerini ise “iğrenç” bularak Türk edebiyatının havasından bunalan Toprak, sevdiği yazarların hep yabancı olduklarını belirtmektedir. Bir gün Alp dağlarında bir sanatoryumda Paskal’ı okurken belki de bu okumanın verdiği bunaltıyla aklına lise son sınıfta hocasının aylarca okuttuğu Yunus Divanı gelir. Yunus’un şiirleri onun için şahsi fikir ve duygu dünyasında tam bir ilaç hükmündedir. Yunus’taki samimiyet, onu aradığı huzur iklimine taşımıştır. Bu duyguyla Yunus divanını hazırlamaya başlayan Toprak eserinin giriş kısmında Yunus’la ilgili önceki yorumculardan farklı olarak şunları söylemektedir: Yunus Türk edebiyatının en büyük yıldızıdır. Yunus’un biyografisine ilişkin bilgilerin tartışılması anlamlı değildir. Zira Yunus, bütün bunları, yani hayatının maddî tarafıyla ilgili olanları aşmış mânevî cephesiyle ise zaten içimizde, gönlümüzdedir. Toprak, Yunus’un ümmiliği meselesinde ise Köprülü ve Gölpınarlı’dan bir adım daha ötede Yunus’un Arapça dışında Farsça da bildiğini ve gençliğinde bütün medrese ilimlerini öğrendiğini söyler ve bu görüşünü Yunus’un şiirlerinden aldığı örneklerle ortaya çıkarır. Buna göre Yunus’un pek çok beyti ya bir ayetin ya da bir hadisin neredeyse harfi harfine tercümesi durumundadır. Fakat Yunus,”ruhun o saf, bakir huzuruna ermek için” öğrendiği bilgileri inkâr etmektedir. Toprak’ın bir diğer farklı tesbiti de Yunus’un şiirindeki tabiatın reel olmayışıdır. Ona göre Müslüman metafiziğinde zaten tabiat yoktur. Dolayısıyla Yunus’ta tabiat dahil her şey soyuttur. O, kendi aşkından başka her şeye kayıtsız kalmıştır. Yunus, Toprak’a göre az önce de belirtildiği gibi tam bir mistiktir. Onun mistiklikten anladığı ise “Ballar Balını Buldum” yazısında da belirttiği gibi “insanın kendi gerçeğini” bilmesidir. Çünkü ancak kendisini bilen Allah’ı bilebilir. Amaç ise zaten Allah’ı bilmektir. Yani Toprak, Yunus’u Tasavvuf içinde değerlendirmekte ancak bu kelimenin karşılığı olarak mistisizmi tercih etmektedir.
Yeni çalışmaların sayısı arttıkça Yunus’la ilgili tesbitlerin daha sağlıklı bir noktaya geldiği de bir gerçektir. Yunus’u bu anlamda daha İslâmî bir çerçeve içinde değerlendiren bir isim ise Sezai Karakoç’tur. O, Yunus’u yeni ve taze bir bakış açısıyla değerlendirmenin lüzumunu belirterek başladığı kitabında Yunus’u karşımıza her şeyi ile tam bir Türk-İslâm şairi olarak çıkarmaktadır. Yunus, Karakoç’un yorumuna göre Anadolu’yu Selçuklu sonu bunalım devrinde yeniden kuran ruh mimarlarından biridir. Anadolu İslâm kültürünün yeniden dirilişinin dilde, düşüncede öncü erlerindendir. O devirde ortaya çıkan ve Moğol ve Haçlı saldırılarıyla ruhlarda tahribat yapan bozuk inanışlarlarla mücadele eden ve saf İslâm inanışını şiir diliyle anlatan bir mânevî tabiptir. Hiç bir tarikatla ilgisi yoktur. Kendisi de bir tarikat kurmamış çağının bütün İslimî oluşumlarına aynı sevgi penceresinden bakmıştır. İdeali, İslâmcı en sade fakat en güçlü deyişler içinde halka yaymaktır. Yunus’u dili ve şiiri itibariyle saf Türkçeci olarak görmek de yanlıştır. Yunus, İslâm ruhu ve Türk yapısını kaynaştırarak bir yanda Türk sanatının özel, öbür yandan İslâm sanatının genel çizgilerini ortaya koymuştur. Yani o “altın bir sentez” peşindedir.
Yunus laik miydi?
Yunus’la ilgili halk rivayetlerini yorumlayarak ortaya bir Yunus portresi çıkarmaya çalışanlardan birisi de Sabahattin Eyüboğlu’dur. Türk kültürünün kökenlerini orta asyada değil de Anadolu’da arayan ve bu coğrafyada yaşayan diğer kültürlerle Türk kültürünün bir Anadolu uygarlıkları gerçeğini oluşturduğunu söyleyen Eyüpoğlu, tabiî olarak Yunus’u da Türk-islam düşünce zemininden uzak bir yerde değerlendirir. Onun Yunus’u resmederken çıkış noktası hümanizm ve sosyalizmdir. Yunus, hümanist ve sosyalist olarak vasıflandırılınca da ortaya onun ifadeleriyle sevgiyi, insanlığı yüceleştiren, Tanrılaştıran, Tanrıyı alçakgönüllülüğe, insanlığı sevgiye indiren, çağını, dinini aşmasını bilen, ümmet malı değil millet malı olan, Tabduk Emre’nin tekkesinde şarap içen, softalara, yobazlara karşı olan, dindarlığı su götürmeyen fakat dindarlığı softaların cennetine, sırat köprüsüne değil insanlığa çevrik olan, bütün dinlere, müslümanlığa karşı olan, dolayısıyla hiç bir dinin adamı olmayan, tersine bütün dinlerin ötesinde camilerin kiliselerin dışında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamı olan devrimci, laik ve hümanist bir şair olarak karşımıza çıkar. Bu, önceki yorumcuların tanıdığı Yunus’tan öylesine farklıdır ki, Allah’ın adaletinden şüphe etmekten çekinmez ve O’na baş kaldırır, eleştirir. Sahip olduğu düşünce kaynakları Hint, Yunan ve Hıristiyan felsefelerine kadar uzanan bir anlayıştır. Uzaktan varoluşçulara benzemektedir. Savunduğu dervişlik, Tanrı’ya karşı bir insan diretmesidir. Üstelik laik birisi olarak da Tanrı’dan çok insana inanır ve bu inancı yaymak için uğraşır. Dindarlığı yönüyle ise çağının dinsel düşüncesi dolayısıyla bir İslâm aydını ve şairidir. Ama asla hiç bir kara kaplı kitabın,hiç bir donmuş tarikatın,hiç bir doğmanın kölesi olmamıştır.
“Bizim Yunus”
Yunus’la ilgili görüş belirten daha pek çok isimden bahsedilebilir. Nurettin Topçu, Ahmet Kabaklı, Necip Fazıl, Nihat Sami Banarlı, Samiha Ayverdi, Mehmet Kaplan, Talat Sait Halman, Hüseyin Hatemi, Mehmet Fuad kitapları ya da makaleleriyle Yunus’la ilgili olan isimlerden bazılardır. Onların görüşleri yukarıda verilen yaklaşımlardan herhangi biri içine büyük ölçüde alınabilecek nitelikte olduğu için değinmiyoruz. Fakat sözü bitirmeden şunları söylemek gerekiyor. Bu Yunus’lardan hangisi menkıbedeki Tabduk Emre’nin ifadesiyle “bizim Yunus”tur? Yazımızın konusu olmamakla birlikte Yunus’la ilgili yazılarda kıyasıya tartışılan doğum ve ölüm yeri yılı gibi bilgilerdeki farklılıkları vesikaların azlığına, bölgelerin Yunus’a sahip çıkma anlayışlarına bağlayalım. Ümmi olup olmadığını zahiri-batıni bilgi noktasında bir yorum farklılığı olarak görelim. Ama Yunus’un inandığı ve savunduğu inanç ve düşünce iklimi hangisidir? Başka bir deyişle Yunus, islâmi mânâsıyla bir mutasavvıf mıdır, hümanist midir, panteist midir, mistik midir? Bunca kavram karışıklığı nereden kaynaklanmaktadır?
Bu sorulara cevap verebilmek ve Yunus’u doğru tanımlayabilmek için şu hususları belirtmek gerekmektedir. Mesele Yunus’un hümanistliği yargısı şimdilik bir yana bırakılacak olunursa tasavvufta düğümlenmektedir. Çünkü tasavvuf düşüncesi sistemli bir hale dönüştükten ve kurumsallaştıktan sonra çokça tartışılan bir konu olmuştur. Yunus’u değerlendiren yukarıdaki isimlerin tesbitlerinden de anlaşılacağı gibi kimilerince tasavvuf tamamen İslâmî bir anlayış olarak ele alınırken kimilerine göre bu anlayış yeni eflatunculuğun bir Türkiye ve İslâm ülkeleri uzantısıdır. Olsa olsa bu anlayış, bu ülkelerde islamileştirilmiştir denebilir.
Tasavvufun yeni Eflatunculukla, panteizmle, spiritüalizmle aynıymış ya da onlardan mülhem bir düşünce olarak görülmesi yahut doğu mistisizmiyle ilgili olduğunun düşünülmesi daha çok müsteşriklerin çabaları sonucunda olmuştur. Zira onlar, bu hadiseye kendi zihni yapılarıyla bakmışlar, bu anlayışlar arasındaki benzerlikten yola çıkarak tasavvufu kendi terimleriyle izaha kalkışmışlardır. Öte yandan batıdaki bütün felsefi akımlar insan zihninin ürünüdür, oysa din beşer üstü bir hadisedir. Bir batılı tasavvuf realitesini içinden öğrenme imkânına sahip olmadığı için dıştan bir bakışla tasavvufu idealizmle, mistisizmle ilgili görebilir. Tasavvufa İslâm mistisizmi diyebilir. Ama bu deyiş, asla gerçeği ifade etmez.
Burada batılıların psikolojik bir engelinden de söz etmeliyiz. O da şudur: Batılı müsteşrikler ne kadar tarafsız olmaya çalışsalar da tarafgirlikten kurtulamamışlardır. Onlar bütün medeniyetlerin dolayısıyla düşüncelerin menşeini batıya eski Yunan ve Roma’ya bağlamak şeklindeki tarafgirliklerini her olayda göstermişlerdir. İşte bu bakış açısı, bilim metod ve anlayışlarını batılı zihniyet çerçevesinde öğrenip benimseyen Türk ilim adamlarında da görülmektedir. Nitekim tasavvufu bu pencereden değil de kendi düşünce iklimi içinde araştıran yeni araştırmacılar, tasavvufu tamamen İslâmî bir düşünce tarzı olduğunu gösteren çalışmalar yapmaktadırlar. Burada olsa olsa tasavvufun gerek batı gerek doğu medeniyetlerinden etkilendiği söylenebilir ki, bu etki tasavvufu asla İslâmî zemininden kaydırmaz. Zira bünyenize uygun olanı alırsınız bu da düşüncenizin asli yapısını değiştirmez. Yine bu etkiyi asli yapısını değiştirecek biçimde sergileyen tasavvufî tutumlar olabilir ama bu da düşüncesini esası ve tamamı için hüküm vermeye yetmez.
Yunus’un hümanizmine gelince, bu panteizm, idealizm meselesinden daha uzak bir yakıştırma olur. Zira hümanizm, tamamen beşeri bir hadisedir, üstelik tanrı yerine insanı kaim kılmasıyla dini olan her şeyi kendi dışında bırakmıştır. Eyüpoğlu gibi düşünenlerin temel çelişkisi Türk İslâm kültürüyle bir müsteşrik kadar bile yakın ilgili ve bilgili olmamalarıdır. Bütün problemleri Anadolu uygarlıkları görüşüne Anadolu’dan bir referans bulma çabasıdır. Yunus’u yorumlarken ne onu ortaya çıkaran şartlara, ne savunduğu düşünceye bakmıştır. Yunus, bir batılıya izah için hümanisttir şeklinde tanıtılabilir ama kendi kültür coğrafyasında bu asla olmaz. Tasavvufun da hümanizmin de insanı esas mesele olarak alışları bu iki görüşü birbirinin mukabili kılmaz.
Mistisizm meselesine gelince, en başta şu söylenmelidir. Mistisizmde din faktörü vardır ama o dinin zahiriyle, tasavvuf ise batınıyla ilgilenir ayrıca mistik tecrübe tanrı dışındaki bir varlıkla da yaşanabilir. Yine iki anlayış arasındaki metot benzerlikleri de bunları aynı kılmaz. Ayrıca iki anlayış arazındaki gaye farklılığı asla görmezlikten gelinemez. Burada konu tasavvuf,
+panteizm, mistizm arasındaki benzer ve farklı yönleri mukayese olmadığı için sözü şöyle bağlamak gerekiyor. Her kültür kendine özgü kavramları kendi irfan iklimine göre tanımlamalıdır. Yeryüzünün her yerinde insan olduğuna göre aynı tercübe pek çok yerde yaşanmış olabilir. İnsan ihtiyaçları maddî olarak olduğu gibi mânevî olarak da aynıdır. Diyelim ruhi arınma ve yükselme ihtiyacını bir batılı da bir hindli de dolayısıyla bir Müslüman da duyabilir. İşte bu ihtiyaç, benzer anlayışları, yaşayışları, sistemleri ortaya çıkarabilir ama birininki batı, diğerininki doğu mistisizmi, müslümanınki ise tasavvuf olur. Üstelik tasavvuf gibi batıni bir halin müsbet ilim metotlarıyla da izahı mümkün değildir. Arapça bilmek, Kuran’ı anlamak; Türkçe bilmek Yunus’u anlamak için yetmez. Bu anlama için için sağlam bir zihin yapısına ihtiyaç vardır. Bu da inanmakla ve yaşamakla olabilecek bir hadisedir.
Batılı araştırmacıların, müsteşriklerin tavırları anlayışla karşılanabilir ama bu anlayış Türk aydınları için söz konusu olamaz. Onlar, kendi realitelerine bir batılının gözüyle değil bizzat kendi gözleriyle bakmalıdırlar. Yunus’un kimliği hakkındaki yukarıdan beri sayılan farklı değerlendirmelerin ancak kendi kültür ve inanç dinamiklerimiz üzerinde kazanacağımız sağlıklı bir inanış, bilgi ve yaşayışla olabileceğini düşünmekteyiz. Ancak o zaman Yunus’u ya da benzerlerini doğru tarif edebiliriz. Yukarıda bir yerde halk Yunus Emre’yi “ermiş bir şâir” olarak görüyordu demiştik… Evet, o bir ermişti. Dolayısıyla bu ermişlik ferasetiyle bu durumları önceden görmüş olacak ki, şiirlerinin birinde “bilmeyenler ne bilsin bizi, bilenlere selam olsun”diyordu. Biz de bu ifadeyi meselenin izahı için yeterli görerek “Yunus’u bilenlere bizden de selam olsun”diyerek, şiirin devamındaki ” bizim için hayır duâ kılanlara selam olsun”, dileğine katılıp Yunus’a selamımızı ve hayır duamızı gönderiyoruz. O ki, eseriyle, düşüncesiyle çağını yüzünü nasıl ağartıp karanlık ufuklarını nasıl ışıklandırmışsa aynı görevi şimdi de yapıyor. Ona istenildiği kadar başka sıfatlar bulunsun. Kabuk soyuldukça öz, muhakkak ortaya çıkacaktır.


